28 Ekim 2008 Salı

Öznesiz

Suavi Kemal Yazgıç

“Serabı görünce mataramızdaki suyu dökmüştük. Yerine de bir şey koyamamıştık. Kadınlığı ve erkekliği kitaplardan öğrenmeye kalkışmıştık. Ruhumuzu kitap sayfaları arasında kaybetmiştik.”

Halime Toros (Halkaların Ezgisi, Kırkambar Yayınları; Aralık 1997)

1

“Dünyanın giderek hafiflediği güneşli bir sabahın içine düştüğünde, çocuğun adını hiç birimiz bilmiyorduk ve ona hitap etmek üzere aramızda bir isim uydurduğumuz dakikalarda, bu adın ona uyup uymadığı ve ona seslenince bize cevap verip vermeyeceği; bizi muhatap alıp almayacağı konusunda hiç birimiz emin değildik.”

Üç kişiydik ve aynı hücrede idamımızı bekliyorduk. Yüce devletimize ihanet etmekle suçlanmıştık çünkü. Nasıl olduğunu sormayın ama itiraf da etmiştik. Bir itirafnamenin altında yer almıştı geçerli olması için on sekiz yaşımıza dek gün saydığımız ve özene bezene attığımız imzamız. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yardımlarıyla öğrendiğimiz imzamız şimdi itirafnamemizi süslüyordu. Her şey bizi aleyhimizeydi. Her şey öylesine sabitti ki kesin sallandırılacaktık. O gömleği giyecektik. Boynumuza hain yaftası asılacaktı. O sandalye ayağımızın altından kaydırılacaktı. Her şey bu denli basitti işte. Her şey bu kadar karmaşıktı.
Ve aynı kesinlikle emindim ki aynı hücrede kaderini bekleyen üç kişi arasında tek hain bendim. Devlet üç haine dersini verecekti. Benim hesabıma göreyse iki masum ve bir hain idam edilecekti. Diğer iki kişiye bu gerçeği söylemeye gerek duymamıştım. O iki kişi de üç masumun idam edileceğini zannettiler. Gerçeği söylemeyi denemedim bile. Beni idama mahkum eden ve şu anda darağacımı karımın yıllardır elcağızlarıyla yaptığı hamur işlerinin sebep olduğu fazlasıyla fazla olan kilolarımı taşıyacak kadar büyümesi için itinayla sulayan devlete karşı değildi benim ihanetim. Evet. İdamı hak ediyordum ama ihanetim devlete değil karımaydı. Ayşe’ye...Onunla tanışalı on, evleneli sekiz yıl olmuştu. Peki ya ihanet edeli?

2

“Dünyanın bizi fazlasıyla hafife aldığı o yaz gününde masmavi kelimesinin yanında aciz kalacağı canlılıkta bir mavi tonunda gökyüzünden aramıza düşen çocuk, onun için uydurduğumuz ismi / maskeyi takıp, içimizin derinliklerinde çamurlu ayakkabılarıyla bir tur atınca orada gizli ve psikiyatrist girmemiş ormanlarımızda kök salan, henüz bir isme bile sahip olmayan nice ağaca kan kırmızısı çiçekler yürüdü ve biz bu manzara karşısında sonsuza kadar sürdüğünü zannettiğimiz birkaç saniye boyunca dona kaldık.”

“Ayşe” dedim... Dönüp baktı. Bu kadardı işte, iletişim ismini verdiğim “Derin Yalan”. O seslenilmeye alışmıştı. Ben ise dönüp, bakmasına. Alışkanlıklara bir uyuşturucuya alışır gibi bağlanınca her seferinde dozunu biraz daha artırdık. Adına hayat dediğimiz o kırılmaz alışkanlıklar silsilesi bizi de esir aldı sonunda.
Evlendik.
Barklandık.
Çoluk çocuğa karıştık.
Oldu bitti her şey.
Çok zekiydik çünkü. Çok akıllı. Çok kültürlü. Çok entelektüel. Çok sevgi dolu. Çok bilmem neli. Vatana, millete hizmet edecektik. Makus talihini / talihimizi yenecektik. Oturma odamız, yatak odamız, misafir odamız, çocuk odalarımız, mutfağımız, banyomuz ve bir dolu tam otomatik eşyamız olacaktı. Oldu da.
Ne istediysek oldu. Rahat oturma gruplarına, uzaktan kumandalara ve fazla fazla kilolara sahip çıktık.
Yurt dışında okumuş, üniversitede doçentliğe kadar yükselmişti. Başörtüsü onun kariyerinin sonu oldu. Bense bütün kariyerimi onun önüne çıkan engellerin sayesinde yaptım.
Onun önüne konan engeller beni yükselten basamaklar oldu. Benim için iş, siyaset ve kariyer kapılarını açan bir kartvizit oldu o. Her basamakta eşime biraz daha ihanet ettim aslında. Düzen böyle benim bir kabahatim yok deyip çıktım işin içinden. Gizliden gizliye benim adam yerine konulmamı sağlayan yasaklara teşekkür ettim.
Dinime sahip çıktım.
Başörtülü eşime de...
Hepsi benimdi.
Korudum.
Kolladım.
Her şey çok kolaydı.
Her şey yerli yerindeydi.
Eşim evindeydi. Bebeklerimize bakıyordu. Ben işimdeydim. Çok meşguldum. Ailemi koruyor, kolluyordum. İçkim, sigaram, kumarım yoktu. Çalışıyorum. Kazanıyordum. Kocalık görevlerimi ifa ediyordum. Evlilik benim için bu kadardan ibaretti. Aylar, yıllar geçti. Üç çocuk annesi eşim bebeğinin / çocuğumuzun gazını çıkarmak için uğraşırken ben de ona bir kez daha ihanet ettim. Ben uyku cennetinin ırmaklarından tadarken o bebeğinin sırtını pış pışlayıp gaz çıkarmasına yardım etmek için canını dişine takarken beni çağırdı yanına. Ben ise onu duymazlıktan geldim. Yorgana daha bir sarıldım. Uykuyla daha bir seviştim. Böylece ona, aileme, evime, evliliğime ihanet ettim.
Her şey yerli yerindeydi çünkü bana göre.
Ben işimde o evinde.
Ben ekmek parası kazanıyordum. O kaşık düşmanımdı.
Hem evlendiğim o ince kızdan eser bile kalmamıştı.
Kiloluydu. Bacakları varisli. Gözünün feri kaçmış. Yüzü buruşmaya başlamış.
Ben ise olgun bir erkektim.
“Ayşe” dedim mi yetişmiyordu artık bana. Yetmiyordu.
Ben olgun bir erkektim. O ise...
Bu cümleyi kurmak benim için çok kolay oldu.
Ne de olsa daha önce kaç defa ihanet etmiş, onu yalnız bırakmıştım.
Eve ekmeği ben götürüyordum ne de olsa.
Beni anlayamazdı o. Bütün gün evdeydi. Ben ise dışarıda hayatın ta göbeğindeydim. Beni anlayamazdı. Eskiden eşimdi o benim. Şimdi ise beni bir kenara fırlatmış çocuklarımızın annesi olmayı tercih etmişti. Beni anlayamazdı. Çünkü anlamak istemiyordu. Öyleyse...
Bense bir uyuşturucuya bağlanırcasına ihanet etmenin kölesi oldum.

4

“Dünya ile aramızdaki sıklet farkının bizim aleyhimize arttığı herkesçe malum olan pırıl pırıl bir güne hiç birimizin bilmediği / farkına bile varmadığı bir kader ve keder mancınığıyla fırlatılan çocuk, kendisine bir ad / maske olsun diye uydurduğumuz kelimeye karşı koymadığı için benimsediğine / hatta sevdiğine hükmetmekte hiçbir sakınca görmemekle yetinmedik bir de onu rahatça kendimizden saymayı mümkün kılabilecek bir soyağacı icat etmek / uydurmak için bütün kültürel kodlarımızı / genetik şifrelerimizi seferber ettik ve böylece hepimiz kendi gücümüz / güçsüzlüğümüz yettiğince devasa bir anonim yalanın ortakları haline geldik.”

Sonra mecralar tersine döndü. Ayşe’nin başörtüsü benim için ayakbağı olmaya başladı. Davetlerde eşimle görünmem, vals yapmam lazımdı. İçki içmeliydim. Başka, bambaşka şeyler söylemeliydim yoksa durduğum zemin ayağımın altından kayıp gidecekti ve benim kaybolmaya hiç mi hiç niyetim yoktu. Beni buraya eşimin başörtüsü getirmişti ama sonrası yoktu. Fakat benim kaybetmeye niyetim yoktu. Kaybolmayacaktım.
Sıkı bir tekme daha attım Ayşe’ye. Terk ettim...

5

“Dünyanın bizim ona verdiğimiz ağırlıktan çok daha fazlasını bizi ona bağlayan zincirlerin daha da kuvvetlenmesine harcadığının ayrımına varamayacağımız kadar cahil olduğumuz günlerde bizden biri olarak ezberlediğimiz çocuğun yüzüne ona sormadan taktığımız maskedeki gülümsemenin daha önce hangi zalim diktatöre ait olduğunu bilseydi çocuk ona yüklemeye çalıştığımız hiçbir insani yalanı bir hediye, bir lütuf gibi benimsemezdi.”

Ben başörtülü eşimi terk ettim ama başörtüsü beni terk etmedi. Zirveye yaklaştığım, her şeyi avucumda bildiğim an eşim için kaleme aldığım yazılar, konuşma bantları ortalığa saçıldı. Dava üstüne dava açtılar benim için. Her şeyimi, değer verdiğim her şeyi kaybettim.
O zaman anladım içine girdiğim ihanet yumağını. Her şey bittikten, iş işten geçtikten sonra. Her şey bittikten sonra dedim ama yanılmışım. Bitmemiş. Daha göreceğim varmış besbelli. Memleketin en çok satan gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni’nin öldürülmesinden 24 saat sonra beni göz altına aldılar.
Ben intihar etmeyi düşünürken idamla yargılanma fikri ilaç gibi beynime çakıldı. Tabureyi devirme işini cellada ihale etmeye karar verdim ve itiraf ettim.
Hem memleketin hem de benim katil ihtiyacı karşılanmış oldu böylece. Beni idam eden memleket kurtulacaktı ben de idam edilerek kendimden kurtulacaktım.
Fakat bu planımı da yüzüme, gözüme bulaştırdım maalesef. İdam cezası kalkınca cezam müebbede dönüştü.

6

“Dünyanın ağırlığını yitirmesine paralel olarak üstümüzde kurduğu baskının arttığı o güzel bahar günü aramıza karışan çocuğun ona verdiğimiz isim, yüzüne taktığımız maskeye ve dolayısıyla bize muhtaç olduğunu zannetmekle büyük bir hata yaptığımızı ve gerçekte muhtaç ve mahkum duruma düşenin aslında biz olduğumuzu ancak ve ancak o gidince ardında bıraktığı karadeliğin bizi biz yapan tüm bağları çözüp geri vermemecesine yuttuğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalınca farkettik.”

Hiç yorum yok: