11 Kasım 2008 Salı

NİHAT GENÇ/HERO MARKA MIZIKA

göklerin patladığı yerlerde derin yarıklar bırakan bir çağdan geçiyoruz...

Ben de hepiniz gibi büyük bir tehlike içindeydim, açtım. Hukuk Fakültesi’ni kazanmış şişko bir çocuk, ilk kitabımı çok beğenmiş, ziyaretime geldi. “Dostum, böyle bir kitabı ben yazmayı çok isterdim!” dedi. Kızılay’a, bulvara yürüyüşe çıktık. Şişko, “Dostum, ben sizin yerinizde olsam, başka bir kitap yazmam!” dedi. Birkaç adım attık. “Dostum, siz artık geri çekilmelisiniz, asla bir daha kitap yazmamalısınız, insanlara kitabınız üzerinde düşünebilmeleri için zaman vermelisin!” dedi.



Birkaç adım daha attık, “Dostum, sizin gibi büyük bir yazarla yürümek benim için büyük bir onur!” dedi. Birkaç adım daha attık, “Dostum, siz dünyanın en iyi insanısınız, inanamıyorum, söyleyin dostum, o kitabı siz mi yazdınız, sizin elinizi sıkıp, yanaklarınızdan öpmek istiyorum!” dedi. Kalabalıkların, vitrinlerin önünde küçük bir tören tokalaştık. Kontrollü bir saygı içinde, aristokrat insanlar gibi kibarca birbirimize sarıldık. Şişko, dengeli bir üslupla soylu insanlar gibi sırtımı sıvazladı. Gözlerimin içine bakıp “Dostum, yüzyıl geçse de bu anı unutmayacağım, siz dünyanın en iyi dostu, en iyi yazarısınız” dedi...

Sırtındaki yırtık, eski deri çantayı indirdi. İçinden birkaç küçük kutu çıkartıp, çantayı tutmam için bana uzattı. Çantayı tuttum. Elindeki kutularla durağın önüne fırladı. Telaşla sağına-soluna bakınıp kalabalıkların içine doğru bağırmaya başladı: “Teyplerinize-vidyolarınıza tornavida / Teyplerinize-vidyolarınıza tornavida!..” Ne olduğunu anlayamadan, elindekileri sattı, bitirdi. Yanıma gelip çantanın içinden birkaç küçük kutu daha çıkarıp mesai bölgesine döndü.

On,onbeş dakika içinde, bu şehrin sokaklarında tarihimi değiştiren hareketini tamamladı. Kazandığı parayı cebine sokmadan, hesaplayıp ikiye böldü ve yarısını bana uzattı: “Dostum, bunlar senin” dedi.

Şaşkınlığımı belli etmeden, “neden, bu parayı sen kazandın?” dedim. “Dostum, işte burada yanılıyorsun, en kritik görevi sen yaptın, çünkü çantayı tuttun, zabıtalar çantayı yakalamış olsa, işimiz bitmişti. Dostum, bir düşün bütün mallarımız uçup giderdi ve bizler avcumuzu yalardık” dedi.

İşte hayat felsefemi sarsan cümleler burdaydı: “Mallarımız.. bizler..” Üç dört dakika içinde işportacı olup çıkmıştım. Şişko sayesinde üç-dört yıl açlığımı erteledim. Üç-dört ay içinde Kızılay’ın bütün zabıtalarını tanıdım ve şişkonun yanında işe başladım.


* * *

Bir müddet sigara işi yaptık. Sigara işi kaçakçılığa giriyordu, küçük çaplı birkaç felaketten sonra terkettik. Şişko “Üzülme dostum, büyük planlarım var” dedi. “Nasıl planlar?” dedim.

“Dostum, bir düşün, kış geliyor! İnsanlar evlerinde sıkılacaklar, küçük bir gezinti yapmak isteyecekler. Dışarda uçuşan kar tanecikleri dansedecek. Bir düşün dostum, bu sana neyi hatırlatıyor?” dedi.

İstanbul Tahtakale’ye gidip, tanesi ikibinbeşyüz liraya Hero marka mızıkalar aldık. Tanesini yedibin liradan satıyorduk. Günde beş tane sattığımızda, şişko “Şansımızı fazla zorlamaya gerek yok, dostum, akşam yemeğimiz ve sigara paramız çıkmıştır” derdi ve her defasında Sakarya’nın dilenci çingenelerine bir şeyler ısmarlardı.

* * *

Şişko gerçek bir şairdi. Yerel bir gazete tam bir sayfa ondan bahsediyordu. Manşetinde “Domates Yanaklı Şair” yazıyordu. Alt başlığı ise şöyleydi: “Hem işportacı, hem şair, hem hukukçu!” Şişko haberi okuduktan sonra bana dönüp, “Dostum, benim şairliğimle domatesin, elmanın ne alakası var, bu basın her şeyi çarpıtıyor” dedi.

Mızıkayla tek bildiği parça, ünlü Babam İş Gezisinde adlı filmin müziğiydi. Soğuk kış günleri yaklaştı. Karın altında mesaiye başladık. Kar serpiştiriyor, yerler tül tül kar tutuyor. Tezgâhın başında şişko. Etrafta, erkete, ben. Şişkonun paltosu, kaşkolu, fötr şapkası karla örülü. İri gövdesinde daracık palto, kozmonot elbisesi gibi. Bir elinde, olmazsa olmaz, purosu, diğer elinde mızıkası. Arada bir, paltosundan fırlamış göbeğine hafifçe vurup, “Unutma dostum, bu şirin şey, benim en büyük karizmamdır, bu şirin şey olmazsa, mızıkanın romantik melodileri bir işe yaramaz” derdi.

Birbirine sıcacık sarılmış sevgililer, mızıkanın melodilerine dayanamayıp tezgâha yaklaşıyor, gülümsüyorlar. Bir müddet dinliyorlar. Sonra, yumuşak adımlarla yollarına devam ediyorlar, bazan, hiç ayrılmadan hayranlıkla, şişkoyu ve mızıkasını izliyorlar. Şişko, bir nefes ara verip purosunu tüttürüyor. Ve tezgâhın başından bana bağırıyor:

“Dostum, görüyor musun, insanlar kendilerini ne kadar mutlu hissediyorlar!” Bulvar ıssızlaştı. Kar giderek lapalaştı. Beyaz bastonuyla orta yaşlı kör bir adam. Kendi gibi kör, sekiz-dokuz yaşlarında kızına sıkıca sarılmış. Karda kaymamak için yavaş yavaş ayak tabanlarını sürterek yürüyorlar. İkisi de çok iyi giyimli. Çok sevinçli yüzleri var. Birbirleriyle fısıldaşarak, mutlulukla bir şeyler konuşuyorlar. Kız çocuğu boşluğa elini uzatarak avucuyla kar tanelerini tutuyor. Sonra, onları, ağzına getirerek, avucundaki ıslaklığı emiyor.

Kör kız çocuğu mızıkanın melodilerini duydu ve durdu. Şişko, kızın durduğunu gördü. Kulağına seslenmek için, “Baylar, bayanlar! Bu gördüğünüz Hero marka mızıka yalnız yedibinbeşyüz lira” diye bağırmaya başladı. Kız çocuğunun aklı başından gitti. “Baba, bana bu mızıkadan al” diyerek, babasını çekiştirmeye başladı.

Kör adam cüzdanını çıkardı. Parasını saydı. Kızına dönüp “Kızım, cüzdanımda yalnız beşbin lira var, sonra alırız!” dedi.

Şişkonun yüzü, nihayet bir mızıka satıyoruz, diye, zevkten dört köşeydi. Kör adam ısrarla kızını ikna etmeye çalışıyordu. Bu trajik gerginliği çözmek zorundaydım. Şişkonun kulağına eğilip “hadi şişko, şu kıza beşbin liradan verelim” dedim. Kör adam şişkonun kulağına fısıldadıklarımızı duydu, cesaret alıp, tezgâha yaklaştı. Nezaketle, “Beşbin liradan olmaz mı, kurtarmaz mı!” dedi. Şişko sert bir tonlamayla “beyim, biz bunları beş bin liradan alıyoruz, kurtarmaz” dedi. Kör adam sıkılarak bir daha “beşbinden olmaz mı?” dedi. Şişko “olmaz” dedi. Kör adam, yavaş çekim hareketlerle kızına yapışıp, “Hadi kızım, gidelim” dedi. Kız gidecek gibi değildi. Ağlayan bir sesle, “Baba ne olursun al, baba ne olursun al!” diye yalvarmaya, sızlanmaya başladı. Şişko, kızın kulağına doğru mızıkasıyla çalmaya başladı. Kör kız çocuğu, karın üstünde zıplamaya sıçramaya başladı. Şişko, melodilere profesyonelce keman inceliği vermeye başladı. Kör kız, kendini yerlere atmaya başladı. Babası kaldırmak istiyor, nafile ikisi de karın üstünde kayıp düşüyorlar.

Babası, yeniden tezgâha yaklaştı, sıkılan bir ifadeyle: “Üstümde fazla para olsaydı verirdim” dedi, “kızımı durduramıyorum, beşbin liradan vermez misiniz?” dedi. Öyle kibar nazik, öyle ezilmiş bir ifadeyle konuştu ki, yer yarılsa içine girsem. Şişko, sert tonlamasını birazcık bozdu: “Beyim, sizin için yedibin lira yaparım, beşyüz liranızı almam” dedi.

Şişkonun gırtlağına yapışıp, onu orda boğabilirdim. Tezgâhtan mızıkayı kaptığım gibi, adama uzattım. Şişko elime yapıştı. “Dostum seninle özel görüşeceğim” dedi, “Benimle gelir misin?” Şişko, “Dostum, müşterinin yanında senin gibi büyük bir yazarla tartışmak bana yakışmaz. Dostum, şunu unutma, sefil bir insanın, vicdanı da, acıması da olmaz, önce para kazanmak, sonra acımak zorundayız” dedi.

Ve son söz olarak, sırtıma elini koyarak: “Dostum, kazandığımız bütün paraları yoksullara, açlara vereceğiz. Ancak, bana söyler misin, para kazanmadan neyi verebiliriz” dedi. Tezgâhın başına dönüp profesyonel bir hünerle melodileri inceltmeye devam etti.

Kör adam ve kızı uzaklaştı. Mızıka satışları kötü gidiyordu. Şişko “Dostum uçuşan kar taneleri planı tutmadı” dedi, “halkımız henüz danseden kar tanelerine hazır değil” dedi.

Şişko, kirpiklerine düşen kar tanesini silerken, “Dostum, sefil insanlar ancak yüzlerini ekşiterek yoksullara acırlar, bunu unutma” dedi.

Kör kız aklımdan gitmiyordu, moralim bozulmuştu. Şişkoya “ben artık çalışmıyorum” dedim. Şişko “Dostum sorunları büyütüyorsun, seni anlıyorum, büyük yazarların büyük vicdanları olur!” dedi. Şişkoya yüz vermedim. Şişko “Dostum, sana iyiniyetimi göstermek için elimden geleni yapacağım” dedi ve hemen tezgâhı toplayıp kör adamın peşine düştük.

Arkasından koşup adamı yakaladık. Şişko kör adama “Beyim, hayat çok zor, biz de kazanmak zorundayız, ben talebeyim ve babamdan beş kuruş almıyorum. Beyim lütfen bizi anlayınız” dedi. Kör adam şaşkınlıkla bizi dinliyordu. Şişko adama “Beyim, arkanızdan koşup buraya kadar geldik. Bu davranış bizim iyi insanlar olduğumuzu gösterir” dedi ve bir müddet konuştu adamla. “Beyim, size bir öneride bulunmak istiyorum. Birkaç gün içinde mızıkaları satamazsak, ortağıma fiyatlarımızı düşürmek için baskıda bulunacağım. Sanırım, o da benim düşünceme katılır. Çünkü beyim, o, aynı zamanda bir yazar!” dedi.

Ve şişko cebinden bir puro çıkarıp Kör adama takdim etti. “Beyim, lütfen bu puroyu kabul ediniz. İçimden geldi” dedi. Kör adam, “teşekkür ederim, sigara içmiyorum” dedi. Şişko ısrarla “beyim, lütfen kabul ediniz, bakın bu benim en yakın dostumdur. Olup biten her şeye üzülüyor. Çünkü o büyük bir yazardır. Bir gün bu hikâyeyi yazacak ve beni acımasız bir işadamı gibi gösterecektir. Beyim, muhtemel olarak siz de bu hikâyede yer alacaksınız. Lütfen alın bu puroyu, beni tarih ve dostumun önünde zor durumda bırakmayın” dedi.


* * *

Sonra bana dönüp, “Dostum, artık aleyhimde yazamazsın, ben elimden geleni yaptım” dedi.



Kompile Hikayeler'den

28 Ekim 2008 Salı

Öznesiz

Suavi Kemal Yazgıç

“Serabı görünce mataramızdaki suyu dökmüştük. Yerine de bir şey koyamamıştık. Kadınlığı ve erkekliği kitaplardan öğrenmeye kalkışmıştık. Ruhumuzu kitap sayfaları arasında kaybetmiştik.”

Halime Toros (Halkaların Ezgisi, Kırkambar Yayınları; Aralık 1997)

1

“Dünyanın giderek hafiflediği güneşli bir sabahın içine düştüğünde, çocuğun adını hiç birimiz bilmiyorduk ve ona hitap etmek üzere aramızda bir isim uydurduğumuz dakikalarda, bu adın ona uyup uymadığı ve ona seslenince bize cevap verip vermeyeceği; bizi muhatap alıp almayacağı konusunda hiç birimiz emin değildik.”

Üç kişiydik ve aynı hücrede idamımızı bekliyorduk. Yüce devletimize ihanet etmekle suçlanmıştık çünkü. Nasıl olduğunu sormayın ama itiraf da etmiştik. Bir itirafnamenin altında yer almıştı geçerli olması için on sekiz yaşımıza dek gün saydığımız ve özene bezene attığımız imzamız. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yardımlarıyla öğrendiğimiz imzamız şimdi itirafnamemizi süslüyordu. Her şey bizi aleyhimizeydi. Her şey öylesine sabitti ki kesin sallandırılacaktık. O gömleği giyecektik. Boynumuza hain yaftası asılacaktı. O sandalye ayağımızın altından kaydırılacaktı. Her şey bu denli basitti işte. Her şey bu kadar karmaşıktı.
Ve aynı kesinlikle emindim ki aynı hücrede kaderini bekleyen üç kişi arasında tek hain bendim. Devlet üç haine dersini verecekti. Benim hesabıma göreyse iki masum ve bir hain idam edilecekti. Diğer iki kişiye bu gerçeği söylemeye gerek duymamıştım. O iki kişi de üç masumun idam edileceğini zannettiler. Gerçeği söylemeyi denemedim bile. Beni idama mahkum eden ve şu anda darağacımı karımın yıllardır elcağızlarıyla yaptığı hamur işlerinin sebep olduğu fazlasıyla fazla olan kilolarımı taşıyacak kadar büyümesi için itinayla sulayan devlete karşı değildi benim ihanetim. Evet. İdamı hak ediyordum ama ihanetim devlete değil karımaydı. Ayşe’ye...Onunla tanışalı on, evleneli sekiz yıl olmuştu. Peki ya ihanet edeli?

2

“Dünyanın bizi fazlasıyla hafife aldığı o yaz gününde masmavi kelimesinin yanında aciz kalacağı canlılıkta bir mavi tonunda gökyüzünden aramıza düşen çocuk, onun için uydurduğumuz ismi / maskeyi takıp, içimizin derinliklerinde çamurlu ayakkabılarıyla bir tur atınca orada gizli ve psikiyatrist girmemiş ormanlarımızda kök salan, henüz bir isme bile sahip olmayan nice ağaca kan kırmızısı çiçekler yürüdü ve biz bu manzara karşısında sonsuza kadar sürdüğünü zannettiğimiz birkaç saniye boyunca dona kaldık.”

“Ayşe” dedim... Dönüp baktı. Bu kadardı işte, iletişim ismini verdiğim “Derin Yalan”. O seslenilmeye alışmıştı. Ben ise dönüp, bakmasına. Alışkanlıklara bir uyuşturucuya alışır gibi bağlanınca her seferinde dozunu biraz daha artırdık. Adına hayat dediğimiz o kırılmaz alışkanlıklar silsilesi bizi de esir aldı sonunda.
Evlendik.
Barklandık.
Çoluk çocuğa karıştık.
Oldu bitti her şey.
Çok zekiydik çünkü. Çok akıllı. Çok kültürlü. Çok entelektüel. Çok sevgi dolu. Çok bilmem neli. Vatana, millete hizmet edecektik. Makus talihini / talihimizi yenecektik. Oturma odamız, yatak odamız, misafir odamız, çocuk odalarımız, mutfağımız, banyomuz ve bir dolu tam otomatik eşyamız olacaktı. Oldu da.
Ne istediysek oldu. Rahat oturma gruplarına, uzaktan kumandalara ve fazla fazla kilolara sahip çıktık.
Yurt dışında okumuş, üniversitede doçentliğe kadar yükselmişti. Başörtüsü onun kariyerinin sonu oldu. Bense bütün kariyerimi onun önüne çıkan engellerin sayesinde yaptım.
Onun önüne konan engeller beni yükselten basamaklar oldu. Benim için iş, siyaset ve kariyer kapılarını açan bir kartvizit oldu o. Her basamakta eşime biraz daha ihanet ettim aslında. Düzen böyle benim bir kabahatim yok deyip çıktım işin içinden. Gizliden gizliye benim adam yerine konulmamı sağlayan yasaklara teşekkür ettim.
Dinime sahip çıktım.
Başörtülü eşime de...
Hepsi benimdi.
Korudum.
Kolladım.
Her şey çok kolaydı.
Her şey yerli yerindeydi.
Eşim evindeydi. Bebeklerimize bakıyordu. Ben işimdeydim. Çok meşguldum. Ailemi koruyor, kolluyordum. İçkim, sigaram, kumarım yoktu. Çalışıyorum. Kazanıyordum. Kocalık görevlerimi ifa ediyordum. Evlilik benim için bu kadardan ibaretti. Aylar, yıllar geçti. Üç çocuk annesi eşim bebeğinin / çocuğumuzun gazını çıkarmak için uğraşırken ben de ona bir kez daha ihanet ettim. Ben uyku cennetinin ırmaklarından tadarken o bebeğinin sırtını pış pışlayıp gaz çıkarmasına yardım etmek için canını dişine takarken beni çağırdı yanına. Ben ise onu duymazlıktan geldim. Yorgana daha bir sarıldım. Uykuyla daha bir seviştim. Böylece ona, aileme, evime, evliliğime ihanet ettim.
Her şey yerli yerindeydi çünkü bana göre.
Ben işimde o evinde.
Ben ekmek parası kazanıyordum. O kaşık düşmanımdı.
Hem evlendiğim o ince kızdan eser bile kalmamıştı.
Kiloluydu. Bacakları varisli. Gözünün feri kaçmış. Yüzü buruşmaya başlamış.
Ben ise olgun bir erkektim.
“Ayşe” dedim mi yetişmiyordu artık bana. Yetmiyordu.
Ben olgun bir erkektim. O ise...
Bu cümleyi kurmak benim için çok kolay oldu.
Ne de olsa daha önce kaç defa ihanet etmiş, onu yalnız bırakmıştım.
Eve ekmeği ben götürüyordum ne de olsa.
Beni anlayamazdı o. Bütün gün evdeydi. Ben ise dışarıda hayatın ta göbeğindeydim. Beni anlayamazdı. Eskiden eşimdi o benim. Şimdi ise beni bir kenara fırlatmış çocuklarımızın annesi olmayı tercih etmişti. Beni anlayamazdı. Çünkü anlamak istemiyordu. Öyleyse...
Bense bir uyuşturucuya bağlanırcasına ihanet etmenin kölesi oldum.

4

“Dünya ile aramızdaki sıklet farkının bizim aleyhimize arttığı herkesçe malum olan pırıl pırıl bir güne hiç birimizin bilmediği / farkına bile varmadığı bir kader ve keder mancınığıyla fırlatılan çocuk, kendisine bir ad / maske olsun diye uydurduğumuz kelimeye karşı koymadığı için benimsediğine / hatta sevdiğine hükmetmekte hiçbir sakınca görmemekle yetinmedik bir de onu rahatça kendimizden saymayı mümkün kılabilecek bir soyağacı icat etmek / uydurmak için bütün kültürel kodlarımızı / genetik şifrelerimizi seferber ettik ve böylece hepimiz kendi gücümüz / güçsüzlüğümüz yettiğince devasa bir anonim yalanın ortakları haline geldik.”

Sonra mecralar tersine döndü. Ayşe’nin başörtüsü benim için ayakbağı olmaya başladı. Davetlerde eşimle görünmem, vals yapmam lazımdı. İçki içmeliydim. Başka, bambaşka şeyler söylemeliydim yoksa durduğum zemin ayağımın altından kayıp gidecekti ve benim kaybolmaya hiç mi hiç niyetim yoktu. Beni buraya eşimin başörtüsü getirmişti ama sonrası yoktu. Fakat benim kaybetmeye niyetim yoktu. Kaybolmayacaktım.
Sıkı bir tekme daha attım Ayşe’ye. Terk ettim...

5

“Dünyanın bizim ona verdiğimiz ağırlıktan çok daha fazlasını bizi ona bağlayan zincirlerin daha da kuvvetlenmesine harcadığının ayrımına varamayacağımız kadar cahil olduğumuz günlerde bizden biri olarak ezberlediğimiz çocuğun yüzüne ona sormadan taktığımız maskedeki gülümsemenin daha önce hangi zalim diktatöre ait olduğunu bilseydi çocuk ona yüklemeye çalıştığımız hiçbir insani yalanı bir hediye, bir lütuf gibi benimsemezdi.”

Ben başörtülü eşimi terk ettim ama başörtüsü beni terk etmedi. Zirveye yaklaştığım, her şeyi avucumda bildiğim an eşim için kaleme aldığım yazılar, konuşma bantları ortalığa saçıldı. Dava üstüne dava açtılar benim için. Her şeyimi, değer verdiğim her şeyi kaybettim.
O zaman anladım içine girdiğim ihanet yumağını. Her şey bittikten, iş işten geçtikten sonra. Her şey bittikten sonra dedim ama yanılmışım. Bitmemiş. Daha göreceğim varmış besbelli. Memleketin en çok satan gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni’nin öldürülmesinden 24 saat sonra beni göz altına aldılar.
Ben intihar etmeyi düşünürken idamla yargılanma fikri ilaç gibi beynime çakıldı. Tabureyi devirme işini cellada ihale etmeye karar verdim ve itiraf ettim.
Hem memleketin hem de benim katil ihtiyacı karşılanmış oldu böylece. Beni idam eden memleket kurtulacaktı ben de idam edilerek kendimden kurtulacaktım.
Fakat bu planımı da yüzüme, gözüme bulaştırdım maalesef. İdam cezası kalkınca cezam müebbede dönüştü.

6

“Dünyanın ağırlığını yitirmesine paralel olarak üstümüzde kurduğu baskının arttığı o güzel bahar günü aramıza karışan çocuğun ona verdiğimiz isim, yüzüne taktığımız maskeye ve dolayısıyla bize muhtaç olduğunu zannetmekle büyük bir hata yaptığımızı ve gerçekte muhtaç ve mahkum duruma düşenin aslında biz olduğumuzu ancak ve ancak o gidince ardında bıraktığı karadeliğin bizi biz yapan tüm bağları çözüp geri vermemecesine yuttuğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalınca farkettik.”

27 Eylül 2008 Cumartesi

ÖMER YUSUF CAN/ALLAHIN DEDİĞİ OLUR

‘’ALLAHIN DEDİĞİ OLUR’’

Vakitsiz öten horozun başının kesildiği köyde geçer hikaye.
Köy kahvesinde yarı yıkanmış bardaklara bir dolar bir boşalır demini almamış çaylar.
Muhtar gelir, gelirde gelmesine ancak para için gelir.elektrik parası toplamaya gelir,köy konağının ufak tefeği için gelir. yalnız o zaman uğrar köy kahvesine. Görenlerin yüzü beş karış.
Köy kahvesini uğultu ile dolduran bir ses;
-yine para için geldi
Mehmet muhtarı görür görmez sıvışır aradan. Bu hep yıllardır böyle ola gelmiştir. Doğru köyün yokuşuna,parası mı vardır hem nerden verecek, hem elektrik mi yakıyor yahu, akşam olur, erkenden yatılır, oturulması icap ederse de, ay ışı nemize yetmiyordur der, susturur ev ahalisini..televizyon mu?o ihtiyaç görüldüğünden bu yana bu hikayeye mevzu bahis bile edilmemiştir.
*
Sabah erkenden kalktığı billah eline baltayı, önüne ayyaş bir adamı andıran yürüyüşüyle eşeğini katar, doğru dağlara. Hoca çok dediyse de Cuma günü hutbede ‘’yaş kesen baş keser’’ diye. Hiç oralı olmamıştır. zaten hutbenin tam o kısmında kuzuları hoplar çitlerinden mehmet’in… Salim ağanın kanlı bıçaklı olduğu oğlu salihe sallar dı baltayı, bir bakmışsın yıkılmış koca çam ağacı. bir toz bulutu ile birlikte. ta köyün kahvesinden görünürdü bu toz bulutu,
Sigaralar’ını ağızlarından eksik etmeyen ihtiyarlar ellerinde pişti kağıtları ile mırıldanırlar;
- Mehmet yine devirdi çamı, yaş odun koymayacak dağda..
Merkebine sardı mı odunu, ağır aksak gelirler köye. Birde türkü çağırır yollarda, çarşambayı sel aldı bir yar sevdim el aldı diye. Çarşambayı sel almış mıdır? Bilinmez. Ama mehmet’in yarini ellerin aldığı falan yoktur bir yari de olmamıştır ki deli çağlarında. Babası münasip görmüştür evlenivermiştir gıkını çıkarmadan. Çobanken de çok söylermiş bu türküyü. Dile kolay tam yirmi yedi senedir davarlar önde o arkada karış karış gezmiş dağları. Zifiri karanlıkta, siz deyin ona göz gözü görmüyor, işte böylesi gecelerde, çok aramıştır kaçan kuzularını, öyle ballandıra ballandıra anlatır ki bilen bilmeyen de kurdun elinden kuzularını kurtarmış sanır. Her yerin bir ismi vardır bu vakitsiz öten horozun başının kesildiği köyde; çavuş tepesi, aynalı kaya, söğütlük, mezarlık dibi, metçe ağzı… babası satmışta kurtulmuş davar arkasında koşturmaktan (onca söylenmenin sonrasında sattırmış desek daha doğru olur), en çokta davarların parasından bir şey göremediğine yanıyor Mehmet. Mevzu oda değil, Mehmet bir sıcak söz bekler durur babasından. en azından sevgisini gizlese de babası, Mehmet, al oğlum al bak bu hırkayı bayramda giyersin diye aldık, denileydi unutulur giderdi onca eziyet.ama yok! baba baba değil ki! ( peki ne o zaman?) Baba bir despot edasına bürünür etrafına buyruklar yağdırır. Haksızda olsa haklıymış gibi gürler, lafının üstüne laf ettirmezdi. sadece mehmete mi? değil tabi. Hanımı kezban’a da yıllardır aynı. o zaman bu zamandır yemin billah etti Mehmet;aç kalırım oğlumu davara göndermem,hamallık ederim davar arkasına göndermem diye. Öyle de yaptı oğlunun küçükken havale geçirmesi,daha bir kıymete bindirmiş olacak ki, merkep kadar olmuş, bir tek gün ineklerin yolu sıra gitmemiş, tek bir gün balta sallamamış,varsa yoksa televizyon başında amerikan filmleri seyretmekle geçirmiş vaktini. Mehmet elin işinde hamallık yapmış,oğluna ne!
*
Köy olurda ileri geleni olmaz mı hiç. REMZİ DAYI namı diğer hoca dede astığı astık kestiği kestik. Yahu öle dediysek de zorba değil hani,s özü altın değerindedir havada kapılır. Köy tarlası ekilecekse ona söylemeden ekilmez, kız istenecekse ona danışılmadan istenmez. yıllarca hocalık yapmış, gördüğü göreceği bir şehir, memurluğu zamanında, onu da gurbetten sayar, çok kaldım ben evlat gurbette diye başlayan methiyelerle anlatır durur yıllarını.
*
Civar köyleri bir araya toplamak fikri seksenlerin sonlarına rast gelir,ve yüzüncü yıl inşa edilmeye başlanır, ilkten herkes ayak direse de; ben doğduğum yeri terk etmem diyerek, sonraları, ne olacak canım köy yine benim köyümdür. hem uzak mıdır ki yahu 2 kilometrelik yol gider gelirim yine, eker biçerim denmiştir. Söyledikleri ne kendileri de inanmadıklarını adam akıllı bilseler de. velhasıl terk edilmeye başlanmıştır köy usul usul…

Remzi dayı karşı durmuştur yüzüncü yıla inme fikri ne . Hocadır ya hani, dansöz oynattılar oranın temelinde diyerek baştan keser atar y.yıldan ev alma fikrini. Kimse de sözünün üstüne söz söyleyemez. hem bu dere içi köyü, kimi aç susuz bırakmıştır. fakat gelin görün ki mahalle baskısına dayanamayan kocamış ihtiyarlar, tazecik gelin olmuş kadınlar, tek tek terk ediverdiler bu baba ocağını. velhasıl yedi hanecik kalıverdi koca köy, sessiz sedasız üvey avlat gibi.

Remzi dayının ezanları, Cuma sohbetleri, bayram vaazları ile cami ayakta durmuş yıllarca. Gel zaman git zaman altı yıl atanmamış buraya hoca. Hem yedi hanelik köyün nesine gerek diye düşünülmüş olsa gerek. Altı yıl geçerde devlet fikir değiştirir, kimin aklına gelecek.
Genç bir imam atanır köye gençliğine laf eden yokta bekarlığı başa bela.
Remzi dayı;
-tövbe neuzubillah, bekar imam mı olur? diye söylene dursun. Yerleşmiştir okuldan arta kalan iki göz odaya imam.
Sadece yatsı namazı toplanır cemaat topu topu beş kişi (nene yetmez yahu yedi hanelik köyde.) hem değilmidir milletin işinin gücünün, başından aşkın olması gerçeği. İnek güderler, tavuğa bakarlar ,tarla ekerler ve dahi yulaf biçerler, ortalama her köyde aynı manzara vardır.
*
-Esselatu hayrun mınevvevvvvm.

Bu köyde bir ezan bozar sessizliği birde çerçicilerin o tok ve anlaşılmaz bağrışları. Birde hakkını vermek lazım ezanla birlikte uluyan davar köpeklerinin sesi,oda akşamdan akşama.
Yıllar öncesi nüfus sayımlarında,azda olsa ciddiye alındığı dönemlerde,okul açılır, bir evin salonunu andıran biçimde. caminin mikrofonundan remzi dayı yarım bir ağızla(yeni yazıya karşıdır da ondan) anons etmeye başlar.
-tık tık tık.
-öhö öhö
-okulun kayıtları güz sonu başlayacak. Çocuklarınızın kaydını yaptırın öğretmene yarından itibaren. Birde okuma yazma bilmeyen herkese de okuma yazma öğretilecekmiş.
-tak

Mikrofon bir kızgınlığa kapanmıştır.
Mehmet in nasırlaşmış eli oraktan, tırpandan davarların arka sıra salladığı tek dayanağı değneğinden birde baltasından başka tahtaya mı değmiş? Kalem, nasırlaşmış ellerde hoyratça durmayacakta ne duracak başka.

Mehmet in dünyayı tahta arabalardan ibaret saydığı yıllar.
Çok arzulamış akranları ile 10 dönümlük okul bahçesinde koşturmayı ve dahi öğretmenin gül bitireceğine iman ettiği yanaklarına tokat yemeyi.
Ama baba;
-okuma ile adam mı olurmuş! diyerek sert bir eda ile hevesleri kursakta bırakmayı başarmıştır.
Ey okur anlayacağın o gün bugündür Mehmet yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, bunun karşılığında da okuyup adam olmasını istemiştir oğlundan.çok şey mi istemiştir yahu!
Remzi dayı
- Mehmet okumak lazım, kuran okumak lazım bolca hem de. Şükretmek lazım.
- Hoca dayı ben okumadan toprağın doruğuna basmam.
- Tabi ya öyle olacak.
- Hakkı yı yolla okutayım.
- Olur hoca dayı.
Bekar imama itimat edilemez, toydur ya hani bu yaşta ne bilecek, o yüzdendir remzi dayının köy bebelerini okutma arzusu…ona kalsa köye koymaz daha bıyıkları bile terlememiş imamı.
*
Tam bir harman zamanı daha bitecektir ki, sütçüye kaçıvermiştir Emine. Öyle uzun uzadıya çalı arkalarında konuşmuşları yoktur. süt kovaları ile salına salına gelen kıza daha ilk günden abayı yakmıştır sütçü Hasan. Kovayı elinden alırken bir iki defa göz göze gelmişlerdir, (değil midir aşkın gözden gönül e aktığı?) öyle ansızın derin bir nefes çekerken hasan kaliteli sigarasından ciğerlerini dolduran dumanı üflerken mırıltıyla:
- Ben bu kızı kaçırırım. Deyivermiştir.
- Hasan oğlum ne kızı,ne söyleniyorsun kendi kendine
- Yok abi yok bir şey dalmışım.
- Fazla dalma hasanım derinler ürkütür adamı.

Bir anlık acı bir gülme belirir hasanın simasında o kadar.
Cengiz hasanın amca oğlu, birlikte karar vermişler babadan kalan tarlaları satıp bir minibüs alıp süt toplama işine girmeye. Nerden de bulaşmışlar yahu! bulaşmaz olsalar mış. Borcun içine de bir dalmaya gör, bataklık gibidir, çırpındıkça batarsın.
-abi be emine diyorum güzel kız değimli.
-Hangi emine emmoğlu.
Öyle ya çok emine vardır köy yerlerin de. Elini sallasan Eminelere çarpar.
- Ya işte abi şu yukarı köyde ki, nail amcanın kızı
- Sen nail dayıya baba de hasan artık.
- Ne abi.
- Oğlum sen aşık oldun bitti işin diyorum yani.
- Elini tez tut istet kızı.
*
Cengiz aşktan dili yanmışlar dan. Hasandan dört yaş büyük. Hasanın emmisinin oğlu. Anasının deyimiyle güzler kaldırılırken doğum yapmış. Nüfusta yetmiş beşli ama aslen yetmiş sekizli li. Geç kayıt yaptırmışlar anlayacağınız. Cengiz aşkı için türkü yakanlardan, bir kez görebilmek için Fatma’yı az mı gelip vurmamış minübüsü köyün yokuşuna? Fatma içine kapalı bir kız, başı önünde gezer. onunda gönlü vardır Cengiz de kaçamak bakışlarından umut var olmuştur Cengiz. Yoksa tek taraflı bir aşkı kaldıramayacak kadar ince biri ruhu vardır Cengiz’in. uzatmaya gerek yok fatma’yı deli durmuşun oğlu bir gün Fatma ineklerin arkasındayken kaçırıvermiştir. inekler öyle otlaya dursun Fatma gitti artık Cengiz de işte o zaman bu zamandır eriyip bitti. Ne yaparsın elden bir şey gelmez. Ellerin olmuştur Fatma, istese de istemese de. Bunu çok kolay kabullendi sananlar olmuş. Ama Cengiz olmuşla ölmüşe çare bulunmaz diyenlerden. Kalbi içten içe kanar da kimse görmez.
Cengiz o gün bu gündür kalbinin kapılarına kilit üstüne kilit vurmuştur. Anasının; şu kızı sana alalım, eli iş görür demelerine kulak asmamış, ne zaman böyle bir lafa başlansa, Cengiz ansızın terk eder gidermiş sofayı.
Deli durmuşun oğlu ile mutlumudur Fatma bilinmez ama; recep dayı o gün bugündür tek evladı olan cevriyeye gözü gibi bakar. oda kaçıverir de ocağımızı başımıza geçiriverir diye. cevri’ye okuyacaktır, öğretmen olacaktır. öğrencileri olacaktır. Öyle hayal edilir.
*
Çerçiler gelir belli aralıklarla. yedi hanelik bu köye çıkmalarını mucize sayar köylü. e haklı dırlar da su ile çıkmıyor ya hani arabalar buraya.ama bir öğrenemediler gitti bu çerçiciler yaz günün de köyde kimse olmayacağını. Herkesin bağda bahçede tarlada tunçta olacakları nı. varsa yoksa iki kadın çıkar, köyün sessizliğini bozmaya katkı sağlayan, bu cızırtılı, belli belirsiz tok sese. Sonra anlarlar ki boşuna tepilmiş bunca yol. Döner giderler geldikleri yoldan gerisin geri. Yirmi beş otuz hane iken köy o zaman tadı çıkarmış işte, Çerçiler de bayram edermiş, Çocuklarda, balon alırlar çünkü paraları tek ona yeter. içlerine suyu doldurup bırakıverirlermiş dedelerinin, ninelerinin kucaklarına. Sonra kahkahayla eğlenirlermiş üstü başı su olan yaşlılarla. Seste etmezlermiş çocuk diye ama sabrında bir sonu vardır ya hani, Abdullah emmi torununa bir gün öyle bir değnek sallamış ki denk geleymiş çocuğun bir yerleri kırılırmış. Allah tan denk gelmemiş.

Hasat zamanı;

- Uncu geldiiiii
Bizim Mehmet yine sıvışmış bir yerlere,iki senedir oyalıyor uncuyu
-Mehmet nerelerde der uncu selam sabah vermeden.
- Buralar da idi az önce.
- İki sene oldu yahu hadi birinci sene mahsul den zarar ettin, yahu kardeşim her senemi zarar edilir.
- Gariban abi çobanlık dan gayri elinden iş gelmez, onu da bırakınca eli bi işe yakışmaz oldu.
- Anladık kardeşim gariban garibanda bizde çoluk çocuk besliyoruz. Gariban babası değiliz ki canım.
- ALLAHU EKBER-ALLAHU EKBER

Mehmet uncu gidene kadar kıpırtısız oturur sofada, elinde samsun ikiyüzonaltı öyle bir çeker sonra üfürür ki dünyaya kafa tutarcasına. Ezanla birlikte mırıldanır.
- Allah büyük ya Allah büyük.

Sabah ola bildiği bütün duaları sıralar, toprağın doruğundan tutar yine köy kahvesinin yolunu.
*
Bir kara kış daha dayanmıştır kapıya.
Acı acı kornası ile sütçü gelir yokuştan. korna bir ihtardır sütlerinizi hazırlayın diye.
Köyün yokuşunda iki kişi ellerinde Pazar çantaları, en ucuzundan poşetler. Ağır aksak yürüyorlar. Kendilerine yaklaşan kamyona el eder adam. Cengiz durur durmasına da o an Cengiz ile beraber dünyada durur. Gördüğüne inanamaz.Cengiz yıllar öncesinde o pınar başında,o ahşap evin camı önünde yağ tenekelerine dikilmiş çiçekler arasında gördüğü,yari olmadan yarim dediği Fatma. Hiç değişmemiş hem de hiç değişmemiş. Zaman her şeyi unutturur derler ya yalan! koca bir yalan! Cengiz toplar gibi olur kendini.
- Buyurun köye çıkıyorum bende.
- Kardeş Allah razı olsun zahmet olmazsa…
- Buyurun buyurun ne demek.
Oracıkta öldüresi gelse de adamı eh dedik ya iş işten geçeli seneler oldu. Fatma sı ellerin oldu. Yüreğine kilitler vurdu Cengiz.
Fatma inek otlattığı arazilere bakıp dalar gider. Bir ahhh çeker yüreği, Dağlar yerlerinden kalkar,oturur. Bir ahhh daha çekse yıkılır kim bilir. Hiç bakamamıştır Fatma’nın yüzüne o ilk gördüğü andan sonra. Köye az kalmıştır da kimsede ses soluk yok. Tam yol çatında inerler. Cengiz devam eder. Fatma bakar ardından Pazar çantasını kaldırırken yerden,minibüsün arkasından…

Mehmet sütleri çıkarmış hali hazırda beklemek te.Cengiz’in keyfi yitik.
- Selamun aleykum Mehmet abi.
- Aleykum selam Cengiz kardeş.
- süte zam yok mu?
- Ete var, ekmeğe var, mazota var, süte yok abi bekleme olmazda.
- Şu borçlar biteydi satardım inekleri, hamallıktan başka bir şey değil.
- Bugünümüze şükür Mehmet abi.
- Öyle olsun bakalım, isyan etmiyoruz zaten. Fakire şükretmek zengine nankörlük etmek düşer.
Öğle ezanı yankılanır dere içi köyünde.
- Allah u Ekber Allah u Ekber…
Mehmet yine mırıltıyla
- Allah büyük ya hoca Allah büyük.

Her şeyin bir vakti varsada bu köyde çok vakitsiz olagelmiştir her şey.fatma kaçmıştır,Mehmet davarları satmıştır da ezilmişliği ile kalmıştır,remzi dayı vakitsiz koymuştur adaylığını muhtarlık için,kış vakitsiz gelmiştir,döver biçer vakitsiz girmiştir ekinlere.
Vakitsiz öten horozun eceli gelir bu köyde, bir tek horozlara geçer fiyakaları.

Mehmet koyun güttüğü dağlara bakarak içli içli çeker sigarasından. Diğer tarafta Fatma o ahşap evin penceresinden yağ tenekelerine ekilmiş fakat kışa yenik düşmüş boynu bükük çiçekleri arasından bakar tozu dumana katmış süt arabasının arkasından.toz dağılır plakanın hemen üstünde bir tek o yazı kalır gözü önünde Fatmanın…

-ALLAHIN DEDİĞİ OLUR.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

ÖMER YUSUF CAN/GECİKME

Ustura gibi açılan ağzım kıpırtısız..sessizce çığlık attım bir şeyler söylemek istiyorum ya da çok şeyler..ama olmadı yapamadım…kırık bir testi gibiyim.günlerce içimde sakladığım suyu(esrarı) toprağa salıverdim..oysa bir tohum dahi olmayacak orada…işte çöl her şey sıkıntı (yazarı aklıma gelmedi)neye yaklaştıysam ondan uzaklaşıyorum.benler,bizler,hepler,hiçler..yanılgı,yanılgı, yanılgı…sirkelenip kalkmak istiyorum …koca bir kaktüs e kör düğümle bağlanmış gibi kıpırtısızım,kimsesizim…hep bir şeylere geç kaldım yada erkenciyim sanırım…yola çıkmalıyım…ama nasıl, nereye;mevzi yok,çarıklarım delik,yağmur başladı:sel olmazsa şayet rahmet sayacağım…sanki az ötede hep az ötede biri yada birileri beni bekliyor…Hızır mı yok canım sende…seraptır belki de…. Güneşin yakıcılığında uzun süre yoldaydım.. -gitmek istediğin yeri biliyorum tut eteğimden… (ben bile bilemezken sen de nereden….) -tut eteğimden seni yolda göreyim (güvenmeli miyim acaba bunu düşünecek vakit yok sanırım acele kararlar almalıyım zira aceleci de yaratılmışım) Bir köle gibi yapıştığım eteklerine…birden ben biz olduk nasıl anlamsızlaşırsa nasıl bir mum ve fitili gibiyiz gibiydik gibi mi yiz?) Razı olmanın esrarı bu,gideceğin yeri bilmemek,eşkiyaya esir düşmek,susuz günlerce çalımsız çarıklarla yol almak mesala…şimdi bunları düşünmeli miyim? -kimsin? -sen! -peki ben kimim? -ben! Bir müddet hayra yormak istedim tüm bu olanları…olmadı… Nasılsa bilinmeze giderken birinin yada onun tabiriyle benim kaybedecek pek bir şeyimde yoktu…çölün orta yerinde bıraka da bilir beni… -insan kendini koyup gitme meli…dedi. Gölge,soluklanalım dedim. -vakit yok güneş göçmek üzere.dedi. Karanlığa boğulmak istemiyorsan güneşe ram olacaksın diye ekledi. Tek kelimesiz yürüdük uzun bir zaman… Bir kervan görüldü çok ötelerde adımlarımızı hızlandırdık…en arkalarda yer tuttuk kendimize… -uykuya meyletme zira kalakalırız dedi ve gitti… Nereye demeye kalmadı kalakaldım orada ortada… Şimdi bu kervan nereye gider diye düşünmek bile geçmedi içimden… Ya kervanın götürdüğü yere gitmeliyim ya da çölün kavurucu sıcağında pineklemeli miyim…ikincisi daha zor diye geçirdim içimden…yol aldık günlerce kimsenin farkında değildim…sessizce sinmiştim içlerine…kalmalı mıydım yoksa evimde. şimdilerde bunu düşünüyorum düşünecek çok şey ve çok zaman var…kendimi onlara nasıl tanıtmalıyım bunu dahi bilmiyorum…yol almak lazım yoksa kum fırtınaları arasında bi çare kalakalırım…artık her şey için çok geç yada bir şeyler için çok erken…

*cahit zarifoğlu

ÖMER YUSUF CAN/SADECE BİRAZ HUZUR

Elleri ceplerinde iki büklüm yürüyor du.ihtiyarladı fakat ihtiyar olmayacak kadar da dinçti,iki büklüm oluşu soğuğun merhametsizliğine denk gelişindendi.paltosunun yakalarını kaldırmış başını gömmüştü adeta,şehrin en kalabalık caddesinden (muhtemel ki bu saatlerde bu ufacık kasabada az memur olmasından ötürü pek kalabalık değildi)yürüyordu rüzgara doğru.her sabah aynı saatte kepenklerini kaldıran bakkal hasan abiye,manifaturacı ihsan dayıya,ve tuhafiyeci Süreyya teyzeye selam verir,hayırlı ve helal kazançlarınız olsun der ve yürürdü yine rüzgara doğru.evlendiğinde bir aylık memurdu daha ilk iki ay hanımı kalkıp kahvaltısını hazırlar kapıya kadar uğurlar sonra ev temizlikleriyle meşgul olurdu,sonraları yorgun olduğunu ev işleriyle uğraşmanın ne kadar zor olduğunu sen bilemezsin dediği vakitlerde kalkmamaya başladı,hem bir işin ucundan da sen tutuverdi ne olurdu sanki.birde çocuğumuz olursa kendi yemeğimizi kendimizde yapmaya başlarız diye geçirdi aklından.hiç sesini çıkarmaz içten içe kızsa da hak vermiyor da değildi hanımına.bekar kaldığı yıllarda ne çok yorardı onu iş dönüşü tabak çanak yıkamak hele yemek yapmak.her hafta mutat eline sıkıştırılan sipariş kağıdını alır her defasında aynı yere paltosunun iç cebine koyar akşam boynu bükük tek tek dolaşırdı manavı,bakkalı,kasabı.oğlunun ani bir ateşlenmesi sonucu bulunduğu kasabadan yaklaşık şehire yetmiş kilometre olan yolda vermiş olduğu taksi parası bu ayki hesabı altüst etmeye yetmişti oysa hesaplamalara göre on beşine kadar cebinde elli milyon bile kalacaktı.alacaklarını aldı ve evin yolunu tuttu.kapıda kendisini bekleyen hanım zile basmadan açıverirdi ve tüm yorgunluğunu alırdı fakat şimdilerde anahtarı ile kapıyı açar ona rağmen ıssız bir çölde hisseder ancak seslendikten sonra belirirdi ortada.çok yalvarmıştı karısı,çocukları olmadan bende ufak bir tekstil tezgahında üç beş bir şeyler getiririm eve dediyse de kabul ettiremedi eşine.şimdide haklı bir tavırla geçinemediklerini daha büyük bir şehirde yaşasalardı aldığı maaşın ev kirasını bile karşılayamayacağını söyler,konuşmalarının sonunda onu sukunetle dinleyen kocasının sessizliğini bozmaya nerden de vardım sana demesi yeter de artardı bile.sonra yine bakar karısının sözleri son bulmayacak eline jileti köpüğü alır lavobonun yolunu tutardı.bir gün yine aynı senaryoda karısının keşke fahrettine varaydım da bu kahırları çekmeyeydim dediğini işittiği anda çenesinden aşağıya kanların boşaldığı fark etti.kalkıp iki sille atıp kesseydi ya sesini ama yine yapamadı.tam anlamıyla bir görücü usülüydü evlilikleri,babası en iyi dostu çalışma arkadaşı rıza’nın müsait görmesiyle olmuştu gidip istenmişti.ikinci gidişlerinde oda vardı ve bir odada yarım saati aşkın konuştular karşılıklı istekler temenniler sıralandı,en çokta sıralananları dinledi.çocukları olunca daha büyük bir şehre tayinini istemesini,zira kendi için değil çocukların eğitimi için bunu göze almak gerektiğini söyledi.pazarı alışverişine kendisinin de götürülmesini,en az iki hafta ailesinin yanına geleceklerini,adamın ailesinden ayrı bir yerde hatta uzak bir mekanda kalmak istediğini,akşamları işten gelince kendisi ile ilgilenmesini,oturup karşılıklı konuşulmasını ve buna benzer bir çok derdini ardı sıra sayıverdi.sonra dönüp şayet evlenirlerse kendisinden ne beklenildiğini sordu.kadın arkasına yaslanmış anlatılacak çok şeyi olduğunu düşündüğü adamdan sadece biraz huzur cevabını aldı ve arkası gelmeyeceğini anlayınca da onu herkes ister evlilikte başka şartınız yok mu dedi.kafasını salladı hayır anlamında.büyüklerinde ön ayak olmasıyla kısa bir süre içinde düğünleri oldu.büyükler hayır işlerini aceleye getirmeye iman etmişlerdi çünkü,kendisine sorulsaydı şayet biraz nişanlı kalmayı arzulardı.her şey kendisinin dışında gelişiyor ve buna karşı koyamayacak kadar güçsüz hissediyordu kendisini.evliliklerinin ikinci yılında bir erkek çocukları olmuş kadının isteği üzerine adı mert konulmuştu.babaya kalsa rahmetli babasının ismi olan hüseyini koymak istiyordu.evliliklerinin onuncu yılında iyice yıpranmıştı,dairedeki işlerim hiç bitmese de eve gitmesem diye geçirirdi içinden.sonra çocuğu gelir aklına teselli eder kendini eve gittiğinde o yorgunluğunun üstüne hiç yorulmamış gibi oğluyla top oynar onu sırtında taşırdı.uykusunun geldiğini anladığında da koltuğa yatırıp kolunu omzuna atar ve saatlerce öylece bakardı oğluna.bir gün karısının yaptığı çorbayı yudumlarken bir tatsızlığın olacağını sezinlemiş gibi irkildi.bakışlarını önündeki tastan kaldırmadı karısı gelip karşısına oturdu ve çorbasını doldururken bir taraftan da konuşmaya başladı.gençliğimi senin gibi sümsük bir adamla geçirdiğime ne kadar hayıflansam azdır.başkası olsa sana nasıl katlanırdı bunca sene hiç düşünemiyorum bile.(başkasıyla kıyaslanmayı hiç hazmedemezdi)yine sabırlı kadınmışsın diyorlar komşularda,başını hala kaldırmamıştı.komşuların eşleri her gün gezdiriyorlar eşlerini ama sende nerde bu düşünce.
Oysa evlilik yıldönemlerini unuttuğu görülmemiş ve çiçekler ikram edilmiş değimliydi.iki haftada bir en sevdiği pasta gidilip yeniliyor değimliydi şehrin tek pastanesinde.ama yoktu işte göz doymaz gönül ıslah olmazdı.çok sıkılmıştı bu yaşamdan çocuğu olmasa boşanıp çıkacaktı işin içinden.böyle düşünmesine rağmen cesaret edemez beklide bir ömür boyu katlanırdı ona.gerçekten acı çekmenin ne demek olduğunu bu kadınla evlendiğinde anladı daha öncekilerde acımıymış dı be diye geçirirdi içinden.her şey ama her şey boğazına düğümlenir olmuştu,bir yudum ekmek,su bile hatta boğacak gibi olurdu onu ve en acısı çektirilen acıların teker teker çıkmaya başlamıştı acısı.bir gün amirinden yediği fırçayla iki büklüm söylene söylene geldi evine yine açanı olmadı kapısını.paltosunu alıp asanı olmadı,hoş geldin diyeni.yemin şart etti boşayacağım bu kadını diye.sonra sinirleri yatışınca vazgeçti.akşam haberlerini dinlemeye koyuldu zira televizyon yoktu evlerinde alınmamasının sebebide evdeki muhabbeti bitirmesi olarak ileri sürülmüştü adam tarafından.televizyon yokken de olmuyordu ki o olunca olmasın dı.karısı çok dedi bir televizyon al diye sen işte iken oyalanacak bir şeyler bulamıyorum ve çok sıkılıyorum demişti.razı gelmemişti çocukla ilgilen boş vaktin kalmaz demişti evin reisi.yine uf puf demeler mutfakta sesli sesli söylenmeler.bir sille bile vurmamıştı karısına.jileti yüzüne kaçırır,arkasını döner sessiz ağlar iş yerinde bazen çaycıya kızar,içine de atar çoğu zaman.bir gün her şeyin güzel olacağına iman ederekten yaşıyordu.çocuğumuz olunca belki daha yakın oluruz düşüncesi vardı usunda.pantolonunun söküğünü dikmeye bile razıydı,bulaşık yıkamaya yemek yapmaya,hatta çocuğun altını almaya razıydı.yaptı da bunu karısı hastayken,çorba pişirdi karısına.o sancılar içindeyken bile zoraki konuşmalarında bile sitem eder ben öleyim diye dua ettin değimli,işte ölüyorum kurtul derdi.hiç kahve bilmez sigara içmez şans oyunlarına yanaşmaz.işinden sonra dışarıya sadece bakkala,birde gezmeye giderlerse çıkardı.hep evdeydi karısının ona bi kaç çift güzel söz söylemesini bekler dururdu öyle,onu buna zorlar ağzını arar seni çok seviyorum der fakat karısından aynı tepkileri alamayınca odasına çıkar en sevdiği kitabı alır,oturur kadın gibi ağlardı.karısının hiç haberi olmamıştı bu güne kadar olsaydı kalbi yumuşar mı ydı ki.bir gün en onulmaz yerinden sızladı yüreği.kayınpederi,kayınvalidesi gelmişlerdi evlerine ta İzmir den kalkıp hiç böyle ani çıkıp gelmezlerdi oysa yılda bir yaz günü gelip bir gün kalır dönerlerdi bu kış günü nereden çıkmıştı bu ziyaret.eve döndüğünde masanın kurulu olduğunu gördü içerden hararetli konuşmalar oluyor fakat tam anlamıyordu konuşulanları.hayırdır inşallah diyip girdi salona paltosunu bile çıkarmadan
.şaşkınlık içinde herkese hoş geldiniz dedi.eller öpüldü,boyunlar kucaklandı oturuldu bir sandalyenin üzerine.karısı içerden seslendi geldin mi diye(cevabını bildiği bir soruyu sormanın anlamsızlığını bile kavramamıştı bu kadın),sana dediklerimi getir mutfağa acele hemen.mutfağa seyirt ti evin reisi,karıcım alamadım dediklerini manav kapalıydı zaten namaza gitmiş adam bekleyemedim soğukta dedi.allah belanı versin den başka bir çok söz söylendi ama işitilmedi gerisi.az sonra fısıltıyla hayırdır annenler böyle ansızın çıkıp gelmezlerdi dedi.görürsün sen az daha bekle anlarsın dedi karısı.yemekler yendi üç beş kelamın dışında ağızlar sadece yemek için açıldı o kadar.sofradan kalkıldı,eller yıkandı derken salona geçildi bir toplantı havasında.evin reisi hal hatır sormalarını yeniledi,geride kalanları sordu falan derken.babanın bunları geçelim evlat asıl mevzuuya gelelim vakit kaybetmeden dedi.hoş olmayan şeyler konuşulacağı alenen belirmişti ortada.biz buraya kızımızı ve torunumuzu almaya geldik,onları üzdün yeter dedi sert bir ifadeyle.ama baba denilmesini beklemeden kayınpeder kararımız bu en çokta kızım istiyor diye onun mutluluğu bizim mutluluğumuz.evlenirken de sana mutlu edebilecek misin demiştim kızımı sende evet demiştin(bu kadar zor olduğunu bilseydi evlenir miydi) şimdi ne oldu.adam gözleri halının ucunda omuzları çökmüş bir şekilde peki diyebildi sadece peki alın gidin.kayınpeder ooo baksana bizim damat dünden hazırmış zaten dedi.adam tüm sükuneti teperek bağırdı,herkesi hayret eden bir tepkiyle:defolun evimden bu gecede kalmanızı istemiyorum burada alın kızınızı gidin bir daha da gelmesin bu eve. kayınpeder koltuğa sinmişti adeta.Sonra dışarı çıktı adam bakkala koştu.uzun süre önce bıraktığı sigaradan bir paket aldı ve yakın bir parka gidip bir banka oturdu.hava soğuk tu kimsecikler yoktu ortalıkta.sokak çocukları bile.paketi açtı sigarasını yaktı,öyle derin bir nefes çekti ki dünyalar ciğerine dolacaktı.geceye doğru evine yol aldı açtı kapıyı kimsecikler yoktu gidebildiler demek ki diye söylendi.üzerini değiştirdi sırılsıklamdı üstü başı,sonra yatağa bırakıverdi kendini sabaha kadar gözünü kırpmamıştı.ütüsüz gömleği,kırışmış kravatını alelade geçirdi boynuna.doğru işe sonra iş yerinde saatlerce düşündü,yanlış yaptım nede olsa o benim karım o da benim çocuğum dedi.kovmamalıydım onları evden vermiyorum karımı çocuğumu demeliydim gibi cümleler sarf etti,suçluluk duygusu hücum etti içine.iş çıkışı kayınpederlerini aradı,karısı çıktı telefona nagihan ne olursan biraz konuşalım dediyse de.Allah belanı versin denir denmez kapatıldı telefon.her gün aynı saatte iş çıkışında çevirirdi bu numarayı.hep aynı tepki yeter artık arama demeleri,beni unut,çocuğumu unut demeleri.Seni mahkemeye verdim en yakın zamanda boşanacağız demeleri adamın beyninin zonklamasına yetip artıyordu bile.tam dört ay olmuştu gideli.çocuğu burnunda tütüyordu.onlar gideliden beri soba ya yanar ya yanmazdı.artık günde iki pakete çıkmıştı sigara.arkadaşları hayret eder pek bir şey sormazlardı cevap alamayacaklarını bildikleri için.içinde bana sorunda dökülsün şu sıkıntılarım dercesine bir tavırda vardı üstelik.artık havalar ısınmış yıllık iznini kullanmaya karar vermişti.iznini aldı.ertesi gün sabah gidip akşama izmire bilet aldı ve yola koyuldu.karısından geçmişti artık, bari çocuğunu görebilseydi.geceye doğru izmire varmışlardı,bir otelde sabahladı ve yine bir yudum uyku görmemişti gözleri.sabahın erken saatinde kalkıp gitti kayınpederinin evine kapıya geldi.konuşacaklarını geçirdi aklından günler öncesinden planlanan,kapı karısı tarafından açılmıştı.kim o denmeden.şaşkındı karısı,bir o kadar telaşlı,boşandık artık her şey prosedür de kaldı sen neden buradasın sana dönmeyeceğimi biliyorsun artık,seni yaşamını hiçbir şeyini sevmiyorum hala ne yüzle geldin buraya dedi.adamın ağzından tek bir kelime bile çıkmadan.çocuğumu görmek istiyorum diyebildi sadece,öncesinde konuşacaklarını umursamayarak.o artık senin çocuğun değil bunu bizi evden kovmadan önce düşünecektin dedi.kayınpeder içeriden geldi ve mahalleyi inleten bir nidayla defol git buradan dedi.adam ayaklarının bağı çözülmüş halde geriye dönebildi ve zoraki yürüyordu,koca İzmir dar gelmişti ona.babası olaydı bu hallere düşürür müydü oğlunu.çaresiz kasabanın yolunu tuttu.iznin bitmesine yedi gün vardı henüz.düşünecek çok zamanı oldu.bir gün hiç çalınmayan kapısı çalındı bir an tereddüt bile etti,bu bizim zil miydi diye.sonra kapıya yöneldi ve bir postacı gördü karşısında hiç iyi haberler getirdiği olmamıştı.ya telefon borcu ya neme nem daha bir çok fatura getirmişti kapısına.şimdi hepsinden daha beteri duruyordu karşısında.mahkemeden geldiği üzerindeki mühürden belliydi.açtı hızlı hızlı okumaya başladı.şu gün şu tarihte şurada mahkemeniz vardır diye.mahkemeye gidildi sonraları ve tek celsede boşanıldı,karısı haklı bulundu hakim tarafından,çocuk annede kaldı baba sadece ayda bir görebilecekti yavrusunu.aradan dört aya yakın bir zaman geçmişti fakat adam halen kendini toparlayamamış,bir takım hastalıklar belirmeye başlamıştı kendinde,bir şey soranlara ancak üç beş saniye duraksadıktan sonra cevap verebiliyordu,buna nasılsın sorusu bile dahildi.bir gün izmirdeki bir aile dostundan telefon aldı,keşke edilmeseydi kaldırılmasaydı o ahize yerinden,yerin dibine geçmek pahasına da olsa.mehmet abi karın varya gidip Fahrettin ile evlendi ve çok uzaklara taşındılar o da karısından yeni boşanmıştı.çocuğunu bence gidip almalsın onlardan,ahize hava da asılı kaldı.yarım saate yakın bir baygınlık yaşadı.sonraları odanın soğuğundan ürpererek doğrulabildi yerinden.aklına gelipte geçmeyen şey kalmamıştı oracıkta.fakat sanki bu olanlar başkasının başından geçiyormuş gibi sakince dolaşmaya başladı ortalıkta hayret edilircesine.banyo sobasını yaktı,bir aydan beri yığılmış olan bulaşıklarını yıkadı bir hamaratlıkla.etrafı toparladı.sonra çekmecedeki fotoğraf albümünü aldı.evlendiği sıralarda çekilmiş olan fotoğraflarına baktı,keşke her şey fotoğraflardaki gibi olsa diye söylendi.sonra hepsini tek tek yaktı,çocuğunun fotoğrafları hariç.kokladı onları bir anne şefkatiyle,bağrına bastı sonra masanın üzerine bıraktı hepsini.banyoya geçti yıkandı tüm günahlarından arınırcasına.kurulandı içeriye gidip beyaz gömleklerinden birini ütüledi,sonra pantolonunu ve yavaşca giyindi,içeriye girdi kağıt kalem aldı eline bir şeyler karaladı,az bir zaman içerisinde.sonra karısının çamaşır astığı ipi sıkı bir şekilde tühümledi.çocuklarına salıncak yaptığı salonun orta yerinde ki demire bağladı.çocuğunun fotoğraflarına son kez baktı ve iki damla yaş döküldü gözlerinden.ayağının altında ki iskemleyi boşa çıkardı.o an karısının melun yüzü geldi gözünün önüne ve keşke fahrettine varaydım dediği gün,birkaç çırpınıştan sonra öylece asılı kaldı oracıkta.izin gününün bittiği sıralarda mesai arkadaşlarınının merakı üzerine evi çok sefer arandı fakat ulaşılamadı.ve bir gün toplanıldı arkadaşlar evinin kapısı çalındı,açan olmadı yine komşulara soruldu.evden çıktığı görülmemişti.evinin kapısı tekmelendi ve çabucak kırılarak içeri girildi.mehmet diye seslenildi ve salona giren bir arkadaşının çığlıkları yayıldı mahalleye.herkes oradaydı evi hiç bu kadar kalabalık olmamıştı.polisler geldi,savcı olay yeri inceleme,fotoğrafların üzerinde ufacık bir kağıtta bir şeyler yazıldı,yeni evlenen bir polis memuru sesi titreyerek mırıldandı.ölüyorsam hepsi senin suçun,sadece biraz huzur istemiştim o kadar.

10 Haziran 2008 Salı

MASKE / RASİM ÖZDENÖREN

Maskler takmışlardı. maske taktıklarını gizlemiyorlardı. kimilerinin yüzünde taktığı maske iğreti duruyordu.kimilerinin yüzündeki çocukların oyun oynarlarken ya da birbirlerini korkutmak için kullandıkları maskelere benziyordu.besbelli,kendini gizlemek için takılmış maskelerden değildi bunlar.genede maskeydiler ve önüne geçirdikleri yüzü gizliyorlardı.kimileri korkunç görüntü versin diye özenilmişti.kimileri çirkin bir görüntüyü yansıtmak istiyordu.erosça olanlar da bulunuyordu aralarında.o kızın ki öyleydi.topuz yaptığı saçının üstünden maskesinin ipi orada bir fiyonkla bağlanmıştı.ellerini çırpıyordu.ama bu ellerin kim için ya da ne için çırpıldığı anlaşılmıyordu.çünkü karanlık öndeki görüntünün ortaya çıkmasını önlüyordu.arkada görünen yüz muzip bir anlatımla kızı kolluyor havasını veriyordu.gene de bu ikisi arasında oluşmuş olan yoğun karanlık araların da ki ilişkinin ne menem bir ilişki olduğunu açığa vurmayı yasaklamıştı.o devcileyin karanlık gölgenin ve o gölgenin üstünde ipileşen karanlıkçıkların bir lokomotif olabileceği ileri sürülebilirdi.ne var ki,buna inanmak istemeyen bir başkası durumu bir başka öneriyle düzeltebilir ve o dev gölgenin siyah bir kar altında kalmış bir evin çatısı olduğunu belirtebilirdi.gerçektende çatının şurasından burasından fışkırmış olan kara kara ağaç dalları yüzünden evin bahçesine gizlenmiş bir büyük kulübe bulunduğuna inanmakta zorluk çekilmezdi.kömür yığıntısının orda kürek sallayan bu insanlara da ne oluyordu?kazmalarıyla,kürekleriyle o kömür yığınını ordan kaldırıp nereye götürmek istiyorlardı?kömür yığınının arkasında su sıçramış gibi saçılan ışık yığını da aslında karanlığı ve pusu aydınlatmak bir yana var bulunan sisi ve karanlığı iyice yoğunlaştırıyor,karartıyor,görünmez hale getiriyordu.yol boyunca uzanan elektrik direkleri,onların donuk ampülleri de,bu sıçramış su görüntüsünde ki ışığın oralardan başlayıp,uzaklara,sonsuza değin uzaklara doğru uzanıp gidiyordu.uzaklarda kaldırımda yürüyen biriydi o.o,yani bilinmeyen olan,bilinmeyen biri olarak boynunu poltosunun yakasına gizlemiş,elleri ceplerinde yürüyen adam,gençten biri olduğunu ileri sürmek zor değil.sütunlar,gölgeler,dikilitaşlar,çirkef suları,gecenin bir yerlerine doğru kayıp gidiyor,gidip yitiyor.asılmış bir adamın silueti de gerilerde kalıyor.bir kulübenin kör penceresine doğru,nerden çıktığı belli olmayan bir ışıldağın ışıkları fışkırıyor,gene de kulübeyi aydınlatmayı beceremeyen ışıklar,orada keskince,acımasızca,zalimce saplanıp kalıyor kör pencereye.
Çevresi çepeçevre karanlığa gömülmüş olan o alçak duvarın önünde iki genç adam oradaki afişleri seyre koyulmuş,orada ebediyen dikilip kalmışlar ve o duvarın bir parçası haline gelmişler.beride ki adam paltosunun yakasına bürünmüş olarak geçip gidiyor ordan,birbirlerini görmüyorlar,gördüklerini ayrımsamıyorlar ve birbirlerine aldırmıyorlar.kömür işçileri durmadan kürek sallıyor.bir başına el çırpan kız ellerini çırpmayı sürdürüyor.gece.tenha.karanlık.ışıklardan savrulan kara lekeler,karanlıklar.derken el çırpan kızın ellerinin doğrultusunda beliren,kaynaşan,tamtamların eşliğinde dans eden kalabalık,kalabalığın çılgınlığı.yürüyen trenlerin raprap tıkırtıları.maskeler.binlerce,onbinlerce maskeli insan.maskesinin ipini saçının topuzunda fiyonk yapmış olan kız,öbürleriyle birlikte sallanıyor,kıpırdanıyor,kendinden geçiyor.paltosunun yakasına bürünmüş olan genç adam bu kızı arıyor,ne yazık ki,onu nasıl tanıyacağını bilemiyor.nasıl tanıyacağını bilemiyor,ama onu bulacağından emin görünüyor.onun fotoğrafını görmüş olduğunu düşünüyor.maskeli fotoğrafı.aslında maskeyimi tanıyacak,yoksa gerçek yüzü mü,henüz belli değil.hangi maske hangi yüzü saklıyordu acaba?yada hangi yüz hangi maskeyi?nasıl bilecek?bilecek mi?ona,her şeyde,her canlıda efendini görmeyi deneyeceksin demişlerdi,o da öyle yapıyordu.eğer o fotoğrafı görülen kız da onun efendisi yerinde duracaksa onu bulması gerekiyordu.çılgın kalabalığın içinde,boynunu çekmiş,ötekilerden ayrı,belki ayakları biraz kıpırtılı,yürüyordu.onu göreceğini düşünüyor,ama görünce ne yapacağını,ne söyleyeceğini bilmiyordu.ne olacaktı?bir patlama?bir yokoluş?bir kendinden geçme?ne?bunlara hazırmıydı?hazır olduğu herhangi bir şey varmıydı?ayrılıklar ve buluşmalar..kavuşmalar ve bölünmeler..nasıl başa çıkacaktı?diyebilirdi ki:’’sen o’sun!’’gördüğü her yüzün üstündeki maskeyi parçalayıp atıyordu.yırtılan her maskenin altından yeni bir maske peydahlanması onu ürkütmeye,birazda umutsuzlandırmaya başlamıştı.düşte görülen kızdı o.onu maskesinden bile tanıyacaktı,şaşmazdı.kararlı adamlarla dolanıyordu şimdi.bir maskeyi aşağıya indirdi.maskenin sahibi:ne yapıyorsun?’’diye çığlık attı.bir başkasını daha indirdi.çığlık aynı kelimelerle bir daha yükseldi.duymadı onları.yürüdü.derken kalabalığın arasında bir piton göründü.sürünerek ona doğru geliyordu.pitonun ağzına şeytan saklanmıştı.pitonun dişlerinin arasından şeytanın sırıtışı seçilebiliyordu.buda mı bir maskeydi?cennete giren şeytanın maskesimiydi yılan?yoksa şeytan mı yılana maske olmuştu?yılanın çatal dilini bileğine dolandırdı,çekti ama kopartamadı onu.yılanın yüzünde değişiklik olmadı,cam gözleriyle,cam gözlerini kırpıştırmadan bakıyordu.bileğini kuvvetle silkti ve:’’sen o yılansın!’’dedi.sonra dili bıraktı.yılanın yüzünde değişiklik olmadı.yılanın kulağı yoktu.söyleneni işitmemişti.kalabalığın arasından tıslayarak akıp gitti.genç adam birdenbire silkindi,ben neredeyim,diye sordu.’’ben yunusun karnındayım’’diye cevap verdi.öyleyse bu karanlık yunusun karnındaki karanlıktı ve bilgisizliğin ve aymazlığın hem işareti,hem bedeliydi.birden telaşlandı.yunusun onu kusması gerekiyordu.’’yunus kardeş’’diye seslendi’’yunus kardeş beni kussana’^^yunus onu kustu,çünkü yalvarmasına dayanamamıştı.böylece o maskeli insanların arasında yürümeye başladı yeniden.ve işte o sırada,o kaçınılmaz maskeyi-hayır o maskenin sakladığı yüzü-gördü.arkasından koşmaya başladı aralarında bir yay aralığı mesafe kalmıştı.elini uzatıyor,kendini ileri doğru atıyor,ama bu mesafeyi yok etmeyi başaramıyordu.’’dur!^^diye bağırdı.bir yandan da koşuyordu.^^Dur,rica ediyorum dur!^^ama sanki o bu sesi duymuyormuşça o sonsuz kalabalığın arasından süzülüp gidiyordu.böylece onu yakalamaktan vazgeçti,aklına başka bir fikir gelmişti.onun yanından sıyrılarak önüne geçti ve onun önünde durdu.şimdi karşılıklı durmuşlardı.’’sen o’sun’’diye bağırdı genç adam.elini,maskenin fiyonguna attı.fiyongu çekip koparttı.maske fiyongun ucunda sallanıyordu.ama kopartılan maskenin altından bir yenisi çıkmıştıbile.’’söyle bana’’ dedi ‘’balığın karnındaydın sende değimli?kız beklenmedik bir şekilde ve sakince:’’evet’’ dedi’’yunusun karnındaydım bende!’’ ‘’sen o’sun’’diye bağırdı delikanlı bir daha.’’evet’’ dedi kız,gene aynı sakinlikle:’’ben oyum!’’öyleyse sen sensin!’’
‘’evet,ben benim!’’ dedi kız.
‘’demek ki,sen bensin?’’
‘’evet,ben senim!’’dedi kız.
‘’sen osun!’’
‘’ben oyum!’’
‘’bende oyum!’’
‘’öyleyse neden maskeni çıkarmıyorsun?’’diye sordu kız.
‘’ne maskesi?’’dedi delikanlı ‘’benim mskem yok!’’
Kız elini onun yüzüne uzattı,o yüzden bir şey çıkartıp yırttı ve:
‘’peki bu ne?’’diye sordu.elinde kendi yüzündeki maskenin bir eşi sarkıyordu.şiddetle çekildiği için parçalanmıştı.
Çıplak yüzleriyle birbirlerine baktılar.ikisi de kendini bir aynaya bakıyormuş sandı.korktular ve gülümsediler.

Ansızın yola çıkmak/Rasim özdenören s:61